4 Ekim 2013 Cuma

31 Temmuz 2013 Çarşamba

PORSELEN TABAKLAR

Öykü severlere.

Porselen Tabaklar adlı naçizane çalışmam Hece Öykü Dergisi'nin 58 nolu ağustos sayısında yayımlanmıştır.

İçten selamlarla.





12 Haziran 2013 Çarşamba

PEMBE İLE MAVİ

Öykü severlere.

Pembe ile Mavi adlı naçizane çalışmam Yedi İklim Dergisi'nin 279 nolu haziran sayısında yayımlanmıştır.

İçten selamlarla.

1 Mart 2013 Cuma

YABANCI HAYATLAR


Hay Allah, orta yerde kalakaldım. Biraz daha mı atik olmalıyım? Ayaklarımda da bir ağırlık.
Trabzana sıkıca tutunarak karanlıkta ilerlemeye çalıştı. Sahanlığa ulaşınca boş kalan eli soğuk duvarda gezindi ve bir düğmenin üzerinde durdu. Etrafa yayılan mekanik ses, bir kuştan esinlenilmiş olanlardan. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Elini tekrar duvara doğru uzattı. Soluk ışık, kapı aralığındaki bir çift gözde de yansıdı.
“Afedersiniz, zilinize yanlışlıkla bastım”
Orta yaşın üzerinde olduğunu tahmin ettiği kadın, zincirin gerisinden:
“Sorun değil” diye karşılık verdi.
“17 numaralı dairede oturuyorum. Çok olmadı taşınalı”
Kısa süren bir sessizlik. Tedirgin edici. Her ihtimale karşı, bir yabancıya ait eşkalin hafızaya iyice kaydedilmesi.
“Hayırlı olsun”
Hiçbir sırrı açığa vurmayan bir yüz ifadesi. Gerginliği yiten zincir, ışıkla birlikte gözden kayboldu.

Daha dün karanlığa yakalanmadan sahanlığa ulaşmıştım. Yoksa ışığın ayarlarıyla mı oynadılar? Gerçi bugün de pek yoruldum. Bir de omuzumdaki yük. Artık iş yerinden eve dosya taşımak doğal oldu.
“Pardon”
“Rica ederim”
Çantasını almak için yere eğildi. Tekrar karanlık. Işığa kavuşmak isteyince eli bilmediği bir ele çarpttı.
“Afedersiniz”
“Önemli degil”
Işıl ışıl parlayan bir çift göz. Saçları kısacık. Sırtında da spor çantası. Ayakkabıları, hız yapmaya elverişli.
Yıllar önce ben de basketbol oynardım. Siz futbol mu oynuyorsunuz yoksa? Uzun zamandır topu elime aldığım yok. Malum iş hayatının yoğunlukları. Biraz da tembellik yapıyorum galiba. Buraya taşınırken gözüme ilişmişti. Yakınlarda bir basket sahası var. İsterseniz birgün birkaç atış yaparız. Kendimi tanıtmadım daha değil mi?
Kapanan dış kapının sesi basamakları aşarak kulaklarında yankılandı.
Delikanlılık. Yerinde durmak ne mümkün. Her geçen yıl sanki bir ağırlık bırakıyor üstüme.

Anahtarı yuvasına yerleştirmişti ki karşı komşunun kapısının açıldığını duydu.
O dairede kimler oturuyor acaba? Geriye dönüp baksam ayıp olur mu? Sonuçta karşılıklı oturuyoruz, eninde sonunda tanışmayacak mıyız? Söze nasıl başlamalı? “İyi akşamlar efendim, ben Necip, yeni taşındım sayılır. Nasılsınız?” desem mesela. Tam geriye dönecekti ki merdivenleri aceleyle inmekte olan bir çift ayakkabı geç kaldığını alaylı bir şekilde haykırdı. Bu kez ışığın düğmesine basmasına gerek kalmamıştı. İsmini bilmediği komşusu, yarı yolda farkında olmadan kendisine bir iyilik yapıvermişti.

Öncekine göre daha rahat bir daire. Holde bir ekran var. Apartman girişinde zilinize basanların kim olduğunu görebiliyorsunuz. Havalandırma sistemi de cabası. Yaz kış pencereleri açmanıza bile gerek yok. Ama bu mevsimin çiçek kokan havasını teneffüs etmeden de duramıyor insan. Döşeme ve duvarlardan bazen hayatların sızdığı oluyor. Üst kattan gelen koşuşturma sesleri. Çocuklar olmalı. Duvarların ötesinden duyulanlar, bazen öfke bazen neşe. Ayırt etmek güç.
Mutfağın penceresinden içeriye yayılan güzel bir koku. İsmini bilmediği bir yemek olmalı. Bol baharatlı. Su sürahisini masaya koyarken balkondaki bir karaltı dikkatini çekti. Usulca kapıyı açtı.
“Demek bugün benim de bir misafirim var. Hoşgeldin, safalar getirdin. Bekle beni sakın gitme.”
Ekmek kırıntılarının olduğu tabağı yavaşça yere bıraktı. Bir süre oralı olmayan güvercin az sonra kendisine ikram edilenlere ağır ağır yaklaştı.
“Yemeğimi bu saatlerde yerim. Yarın akşam yine gel olur mu?”
Makarnanın suyunu lavaboya dökerken biraz fazla yapmış olduğunu farketti. Annemden kalma bir alışkanlık. Rahmetli yemek yaparken “çat kapı birisi gelebilir ” derdi hep. Nur içinde yatsın. Buharıyla yüzünü okşayan tencereyi tekrar ocağın üzerine bıraktı.
Güvercin akşam yemeğini daha önce bitirmiş, gökyüzüne geri dönmüştü. Bulaşıkları yıkamaya başlamadan önce televizyonun sesini biraz daha açtı. İnsanları göremese de seslerini duymak iyi geliyordu. Çatal, bıçak çekmecelere, tabak, bardak dolaplara gizlendi. Masa silindi, yerler süpürüldü.
Oturma odasına girdiğinde çantasındaki dosyalar geldi aklına. Onlarla uğraşmayı hiç mi hiç istemiyordu. Masanın başına geçse belki kendini çalışmaya ikna edebilirdi. Fakat şu koltuğun cazibesi. Küçükken pek severdi uzanıp birşeyler okumayı. Gerçi kalabalıktan buna pek imkân bulamazdı ya. Sehpanın üzerindeki kitaplara takıldı gözleri. Her geçen gün yükselen bir kule. Üzerlerinde birikmiş olan toz canını sıktı.
Kapakların arasında uykuya dalmış karakterleri düşündü. Üst üste yığılmış yabancı hayatları. Çantasından, dosyalarla birlikte bir kitap çıkardı. Otobüs durağı bir kitapçının karşısındaydı. Beklemekten sıkıldığı anlar olurdu. Rafların arasında uçup giden zamanlar. Sehpanın üzerindeki ağırlık her gün biraz daha artıyordu. Televizyon ekranından yansıyan oturma odasındaki durgunluk. Mutfağa girdi ve az sonra elinde bir bardak çay ile birlikte geri döndü
Masadaki dosyalardan gözlerini kaçırdı. Koltuk adeta ,“bu akşamlık herşeye paydos” diyordu. Kağıt kulenin en üst katındaki kitabı eline aldı, bir çocuk sevinciyle kapağını açtı. Sayfalar sanki kendiliğinden çevriliyordu. Kelimeler, odanın dört bir tarafına doğru akmaya başladı. Öbek öbek toplandılar; yerde, koltukta, sandalyede. Karakterlerin başı olduğunu tahmin ettiği şahıs cüssesine tezat, tiz bir sesle:
“Biz uyurken sen neler yaptın bakalım?” diye sordu.
Necip Bey şaşkın fakat içinde bulunduğu durumdan memnun bir şekilde anlatmaya başladı.
O konuştukça, masadaki çay bardağı yavaş yavaş soğuyordu.

                                           (www.edebistan.com'da yayınlanmıştır)

Mesut Balık 

1 Şubat 2013 Cuma

GÖKYÜZÜNDE BİR BULUTÇUK


Böyle bir bakışa kim hayır diyebilir ki? İstesek de “hiç kimse” diyemiyorsak dile düşen bir ağırlık,sözcükleri seçip sıralamak ne zordur o vakit. Karşımızdakinin yalvarmalarına karışıp yok olurlar.

-N’olursun. Söz. Fazla oyalanmam, çabucak dönerim.
-Ah be koçum, benim elimde olsa seni bir dakika bile bekletir miyim hiç?

Levent kollarını göğsünde kenetledi, yüzünü çimlere doğru eğdi. Avni, bir köşede biriktirdiği çocuk dergilerinden birisini yanına alıp kulübesinden dışarıya çıktı.

-Bak sana ne getirdim.
-İstemem.
-Buzdolabında ne var biliyor musun?
-Ne var?
-Meyveli gazoz.
-Onu da istemem.

Çaresizlik. Sevdiği birisinin isteğini yerine getirmeyi arzulamak fakat yapamamak. Mücadele. Kabul etmek zorunda olmak ve kabul ettirmeye çalışmak. 
Avni’nin sandalyeye oturma teklifini de redetti. Direnmenin ağırlığıyla dizleri büküldü, kendini yere bıraktı. Gözlerindeki ifadeninin sabitliği. Kafasına koymuştu bir kere, ne yapıp edip içeriye girecekti. Vazgeçmek mi? Günün sonuna daha çok vardı.
İçerisi görünmeyen siyah bir jip yanaştı. Yavaşça inen camın gerisinden kocaman güneş gözlüklü bir adam belirdi.

-Hoşgeldiniz efendim.
-Hoşbulduk. Bu ufaklık da kim?

Levent kaşlarını iyice çattı:

-Ben ufaklık değilim, diye çıkıştı.
-Bak sen hele yaramaza.
-Kusuruna bakmayın beyim.

Direksiyonun ardındaki adam kapanan camla birlikte kayboldu. Avni, kulübesine girip masasının önündeki düğmeye bastı. Küçüğün yürümeyi hayal ettiği yol açılan bariyerin ardından kendisine, “haydi gelsene” diye seslendi. Bisikletine atlayıp çizgi film kahramanlarının hızıyla karşıya geçmek istedi. Fakat kapanan açıklıktan geriye renksiz bir gerçek kaldı.

-Bu amcanın güzel bir spor arabası da var.

Levent “bana ne” der gibi omuzlarını indirip kaldırdı.
Siyah jipin altına saklandığı, bir devi andıran kuleye başını çevirdi. Çatısına takılıp kalmış tek başına bir bulutcuğu farketti.
Bana doğru gelse” diye düşündü,  “İçine saklansam”. Sınırı geçip Zeliha Teyze’nin anlattığı yere varınca yavaş yavaş alçalsak. Sonra bir salıncağın iplerine tutunsam, bulutçuk da bir balon gibi tekrar gökyüzüne yükselse.” Avni, kulübenin duvarına dayalı bisikletin tutacaklarını kavramış bir halde:

-Bisikletin gerçekten çok güzel. Bir ara bakımını beraber yapalım mı, diye sordu.

-Gerek yok. Babam yapar benim.

Babam” sözcüğü kulağa ne de hoş geliyordu.

-Annenin haberi var değil mi geldiğinden?

Levent tekrar başını öne eğdi, birşey demedi. Bisikletle biraz dolaşacağım diye çıkmıştı. Annesi çok uzaklaşma demişti. Burası, yaşadıkları yere uzak mı sayılırdı acaba?

-Kolay gelsin.
-Sağol canım. Nasıl gidiyor?
-İyi ama daireler pek büyük. Sil, süpür sonu gelmiyor.

Bekçinin karısı küçüğün yanaklarını sevgiyle sıktı, başını okşadı:

-Demek dünyalar tatlısı bir misafirimiz var.

Levent başını öne eğdi.

-Neyin var yakışıklı?
-Birşeyim yok.
-Var, var.

Kadın tatlı tatlı gülümsedi, hamarat elleriyle küçüğü güldürmeyi başardı.

-Yapma ya Zeliha Teyze.
-Anlatacak mısın yoksa devam mı edeyim?
-Tamam, tamam anlatacağım.

Levent, kelimeleri heyecanla bir oyuncak trenin vagonlari gibi birbirine eklemeye başladı.  Zeliha, anlatmasaydım bilmeyecekti, diye geçirdi içinden. Zaman zaman kocasıyla göz göze gelip, çaresizliğin hüznünü paylaştılar. Mümkün olsa mahallelerindeki bütün küçükleri toplayıp çocuk bahçesine doldurmak isterdi. Fakat karı koca ne yapabilirlerdi ki? Sınırlar çoktan çizilmiş, kurallar konmuştu bir kere.

-Bir tanem. Ben şimdi güzel bir sofra hazırlayacağım. Yemeğimizi yedikten sonra da Avni Amcan bize çikolotalı dondurma alır gelir, afiyetle yeriz. Ne dersin?

Zeliha Teyzesi’ne ne istediğini tam anlatamamış mıydı yoksa? Birden kadının ellerinin arasından kurtulup bisikletine doğru seğirtti.

-Gitmem gerek. Geç kalırsam annem kızar sonra.

Annem” sözcüğü kulağa ne de hoş geliyordu.
Zeliha, bisikletiyle yola tutunmaya çalışan küçüğün ardından “Dikkatli ol! Yine bekleriz“ diye seslendi. Ardından iki kişilik bir sofra hazırlamak üzere içeriye girdi. Kocası, ufaklık gözden kayboluncaya kadar yerinden ayrılmadı. Hayallerinin üzerinde uzanan masmavi gökyüzüne tutunmuş tek başına bir bulutçuk. Elleriyle ona sımsıkı tutundu. Birer sütun gibi yükselen kulelerin arasında yol almanın zorluğu. Gölgeleri biricik mahallelerinin üzerine düşmüş. Kiremitleri kırık çatıları geçerek toprağı az bahçelerine ulaştı. Açmaları hasretle beklenmiş çiçeklerin arasından Levent çıkıverdi. Ardından da diğer çocuklar. Halka olup yere oturdular. Zeliha “yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım” şarkısını söyleyerek halkanın etrafını adımlamaya başladı. Küçüklerin arasında oturan kocasının sevincinde yansıyan tebessümü.

-Yemek hazır, diye seslendi Zeliha.

Avni, karısının uzattığı mendille alnındaki ter damlacıklarını sildi. Kulübenin gölgesine sığınmış küçük masaya doğru yürüdü ve bir bardağın şeklini almış olan bulutçuktan kana kana içti.

                                                    (www.edebistan.com'da yayınlanmıştır)

Mesut Balık

1 Ocak 2013 Salı

İNSANLAR ARASINDA


Sırtını silik görüntüsüne döndü. Tenhalığı fırsat bilen düşünceler. Kılıçlarını kınlarından çıkardılar.

40, 39, 38…
Zaman. Önüne kattıklarıyla akıp gitmekte. Yolunu kesmek ne mümkün. Geçmişi düşünmek, geleceği hâyâl etmek, şu anı hissetmek. Kavramaya çalışırken bile kaybolmakta.

29,28,27…
Karşısında beliren sağlıklı bir yüz.
İyi akşamlar Cenk Bey, nasılsınız?”
Cevaplardan hangisi verilmeli? Dürüst mü olunmalı, yoksa alışkanlıklar mı tekrarlanmalı?
İyiyim teşekkür ederim. Siz nasılsınız?”
Teşekkür ederim, ben de iyiyim. Malum, bugünlerde işlerimiz pek durgun. Tüm gün sinek avlıyoruz. Size rastladığım iyi oldu. Birazdan arkadaşlarla kulüpte toplanacağız. Müsaitseniz siz de bize katılın. Biraz efkar dağıtırız”
Dağılınca buharlaşıp kaybolur mu?
Gelmeyi isterdim fakat eve gitmem gerekiyor”
Temeli sarsılmış olsa da halen sığınılabilecek bir yer.
Anlıyorum. Başka bir zamana diyelim”
Karşılıklı tebessüm etmeler. Zoraki ve anlamsız.

18, 17, 16…
İçeriye dolan, yaşama sevinci. Bir süre, neredeyse hareket etmeden bu daracık yerde dikelmek zorunda olmak. İki gencin eğreti duruşları.
Bir sonraki stajımı yurtdışında yapmak istiyorum”
Delikanlının gözlerinde çakan kıvılcımda aydınlanıyor genç kızın yüzü:
Ne iyi düşünmüşsün”
İleride kendi şirketimi kurmak istiyorum. Ama çok çalışmam lazım”
Ses tonu tereddütten arınmış, berrak.
Sen başarırsın diyen bakışlarını kaçırıyor genç kız, yanakları pembe pembe.

Küçücük bir yerde bu insanlarla aynı havayı teneffüs edebiliyor olmaktan acımsı bir tat duyuyor.
Acil bir durumda sakin olunuz, ahizeyi kaldırıp görevlinin size vereceği talimatları yerine getiriniz.
Şiddetli bir arzu yükseliyor, tabelanın hemen yanıbaşındaki telefona uzanmaya dair. Sadece, sakin olabilmek için ne yapmalıyım, diye sormak istiyor.

10, 9, 8…
Bakışlarını yerden kaldırınca bir çift gözle karşılaşıyor. Fidan rengindeler. Gülümsüyor, bu sefer içten. Herşeyi geride bırakıp bir ormana doğru koşturmak. Sonra da ağaçların arasında saklambaç oynamak. Küçük kız başını çevirip annesinin elini sıkıca kavrıyor.  Başlamadan biten oyunlar. Bir daha çocuk olamıyor.
Bir karının bir kızının olduğunu unutuyorsun. Ne varsa ne yoksa iş, iş, iş. Bir gün de vaktinde eve gelsen ne olur? Kendini de ihmal ediyorsun. Bu nereye kadar böyle devam edecek?’

2,1,0…
Herşeyin bir sonu varmış meğer. Yaşarken insan neden düşünemez bunu?

Birbirine iyi akşamlar dileklerini sunanlar hızlıca dış kapıya doğru yöneldiler. O ise artık bu acelecilikleri hiç mi hiç önemsemiyor. Gidenlerin ardından buruk bir hoşçakal gönderiyor.
Efendim iyi akşamlar, eve mi?”
Biraz yürüyeceğim. Sen gidebilirsin. Araba sende kalsın. Yarın ailecek gezerseniz”
Şoförünün yüzünde şaşkınlık ifadesi.
Teşekkür ederim efendim. Bizimkiler de çok sevinecekler.”
İyi akşamlar dileyerek kıvrak adımlarla otoparka doğru yöneliyor.

Yerçekimine karşı kibirlenen yüksek binaların kuşattığı kaldırımlar. Akşam vaktinin bilinen manzaraları. İnsanlar adeta birbirini geçmeye çalışıyor. Zaman kendi gerçekliğinde, akıp gidiyor aralarından. Kimse farketmiyor.
Allah rızası için bir sadaka”
Bu kez işitiyor. Taşınması zor bir nesne gibi duruyor avucundaki para. Eğilip uzatıyor. Elleri, yitik saç tellerinin yüzünde çizgi hatıralar bıraktığı yaşlı adamın ellerinde. Toprak rengindeler. Sanki her an pul pul olup dağılıvereceklermiş gibi:
Allah razı olsun evladım”
Ne zamandır hissedemediği bir hafiflik. Kartondan minderiyle bu dünyada ufacık bir yer işgal eden adama tekrar tekrar bakıyor. Yıllarca kendisinin zannettiği şeyleri de şuracığa bırakıverse. İhtiyar adamın gözlerinde derin bir mana. Sanki hayatı bir çırpıda özetleyiveriyor.
İnsanlar koşturmaya devam ediyorlar; otobüslere, dolmuşlara, taksilere…Kimilerinin elinde taşıması ızdırap veren koca koca çantalar. Binalar, taşan caddelerin kenarında suskun. Karanlık hiçbir şeyi örtemiyor. Düşleri erteliyor sokak lambaları.

Böylesi görülmedi, Son fırsat, Siz de yararlanın, Hâyâl değil gerçek…

Işıklı panolardaki insanlar, önlerinden aceleyle gelip geçenlere sürekli gülümsüyorlar. Çerçevelenmiş mutlulukları, bir formülün sabitleri. Zaman. Hayatları peşinden sürükleyen,  durdurulamayan.
Bunu size söylemem çok zor fakat ne yazık ki geç kalınmış. Tedavi olumlu sonuç verirse belki yarım sene. Ama Allah’tan ümit kesilmez. Moralinizi iyi tutmaya çalışın. Bu sizin için çok önemli’

Bir süre daha dolaştı insanların arasında. Onlardan ayrılmak istemiyordu. Sanki koşuşturmacaları kendisine biraz daha yaşam katıyordu. Taksiye binmekten son anda vazgeçti. Ağır adımlarla otobüs durağına doğru yöneldi.

Mesut Balık


 (www.edebistan.com'da yayınlanmıştır)